Aksaray İli / Ortaköy İlçesi / Cumali Köyü Web Sitesi Linkler | Resim Galerisi | İletişim
Yayınlanan Anket Yok
Online :
Bugün :
Toplam :
IP :
 
 
HAYRO GELİN
Yazar : Kadir ÖZENEN

Erzurum Kazım Karabekir Otogarı her zamankinden daha kalabalıktı. Doğuya dağıtımı olan asteğmenlerle izinden dönen askerler otogarı hınca hınç doldurmuşlardı. Sarıkamış’a tayin olan Asteğmen Tuğrul, Serhat Kars otobüsünden bir bilet alıp otogarın kasvetli havasından kurtulmak için dışarı kendini zor attı fakat dışarıda dondurucu bir soğuk hava ve sis vardı. Koşar adımla otobüse koşup içeri girdi ve 17 numaralı koltuğa oturdu. Otobüsün sıcak havası birden hatırına Adana sıcağını getirdi. Üniversiteyi Adana da okumuştu. Ah Adana’nın sıcağı diye özlemle içini çekti.


Serhat Kars otobüsü dolmuştu. Yanına Bayram Balbay adında topçu bir Asteğmen düşmüştü. Hoş beşten sonra onun da Sarıkamış Topçu Taburuna düştüğünü öğrendi ve kısa zamanda arkadaş oldular. Bayram Balbay gençliğini ve okul yıllarını Mersin’de geçirdiği için doğunun karından ve soğuğundan korkuyordu. Bu korkusunu bilet kontrolü için gelen muavine açtı. Muavin:

 

-         Alışırsın komutan alışırsın, dedi.

 

Otobüs Kars yolunda devam ederken Horasan’a varmıştı. Bayram Balbay Horasan’ın sıcağını görerek:

 

-         İnşallah Sarıkamış ta böyledir, dedi.

 

Yarım saatlik molanın ardından otobüs tekrar hareket etti. Bayram Asteğmen başını cama dayamış Sarıkamış’ın da havasının sıcak olacağı hayalini kuruyordu. Otobüs Karakurt yolundan Sarıkamış’a döndükten bir müddet sonra iklim ve orman birden değişmeye başladı. Sıcak hava yerini kar ve sis’e bırakıyordu. Bu durum Bayram Asteğmen’i ürküttü. Şiddetlenen kar yağışı yüzünden otobüs adeta kağnı gibi zor ilerliyordu.

 

Uzun bir yolculuğun ardından otobüs nihayet Sarıkamış otogarına varmıştı.  Otobüsten inen tüm asteğmenler bir telaş ile valizlerini alıp taksi aramaya başladılar. Oradaki yazıhane çalışanları taksi olmadığını fakat onun yerine gidecekleri yere atlı kızaklarla gidebileceklerini söylediler. Bunun üzerine asteğmenler hazır bekleyen kızaklara valizlerini yerleştirmeye başladılar. Yolcularını alan kızaklar ordu evinin yolunu tutuyordu.

 

Ordu evine ulaşan asteğmenleri kapıda bekleyen bir yüzbaşı güler yüzle “hoş geldiniz” diyerek karşılıyordu:

 

-         Burası İsviçre’nin bir şehri. Kar sizi korkutmasın, mutlu olmanın yollarını arayın. Yeni göreviniz hepinize hayırlı olsun!

 

Asteğmenler yüzbaşının kısa konuşmasının ardından yemekhaneye geçtiler. Tuğrul Asteğmen orduevinin tabldotundaki yemeğini alarak boş bir masaya oturdu. Az sonra yanına bir muhabere asteğmeni geldi:

 

-         Tanışalım asteğmenim benim adım Niyazi, Kırşehirliyim. Sen nerelisin? Tuğrul asteğmen:

 

-         Ben de Ortaköylüyüm. Niyazi asteğmen:

 

-         Oo hemşeriymişiz aramızda bir Kızılırmak var yatacağın yer var mı? Yoksa bize gidelim, dedi.

 

Henüz kalacak yeri olmayan Tuğrul Asteğmen bu teklifi memnuniyetle kabul etti. Yemekten sonra Niyazi Asteğmen’in evini yolunu tuttular. Eve vardıklarında Niyazi Asteğmen Tuğrul Asteğmen’e kalacağı yeri gösterdikten sonra yerleşmesine yardım etti. İkisi birlikte yaşamaya başladılar…

 

Aradan bir ay geçmişti. Askerlik görevini tamamlayan Niyazi Asteğmen terhis olup gitmişti. Kırşehirli hemşerisine çok alışan Ortaköylüye yalnız kalmak çok zor gelmeye başlamıştı. Günleri alay ile evi arasında geçip gidiyordu. Pek dışarı çıkmıyordu. Adana’da kalan sevdiği kızı çok özlüyor, ona şiirler yazarak avunuyordu.

              Bir gün yine efkârlanmıştı. Yandaki bakkala doğru bir şeyler almak için yürüyordu. Dudağında ise meşhur asker şarkısı:

 

“Yine yakmış yar mektubun ucunu

Askerlikte sevda çekmesi zor diyor.”

 

“Zor diyor” u bitirmişti ki yaşlı bir nine:

 

-         Evladım sevda çekmek zor, zor amma seni bekleyen ne yapsın onu hiç düşündün mü?

 

Bunu diyen nine 90 – 100 yaşlarında pirifâni bir kadındı. Belli ki gönlü çok kırık başında kim bilir hangi hadiseler geçmiş, yıllar ondan neler alıp neler götürmüştü. Bu düşüncelerle bakkala giren Tuğrul Asteğmen bakkaldan eşyalarını alırken sordu:

 

-         Komşu, kapıdaki nineyi tanıyor musun akraban mı yoksa diye sordu. Bakkal:

 

-         Haa Hayro Gelin mi?  Onu ben değil tüm Sarıkamış tanır hepimizin annesidir o. Kimsesizdir. Bazen dükkâna gelir bir bisküvi alır, çayla kapının önünde yer, gelen giden askerlerle dertleşir. Tarihi bir kadındır o. Bir gün nöbet sonrası gel tanıştırayım hikâyesini dinlersin, dedi. Tuğrul asteğmen de:

 

-          Olur efendim. Zaten pek gezmeye gitmiyorum, gelir dinlerim. Diyerek yanıtladı.

 

Aradan birkaç gün geçmiş, kar Sarıkamış’ın üzerini her zamanki gibi kaplamıştı. O gün sis aşırı derecede bastırmıştı. Uzaktan kurt ulumalarına çakal sesi karışmıştı. Yiyecek bulamayan tavuk büyüklüğündeki kargalar adeta Sarıkamış’ı istila etmişti. Canı sıkılan Tuğrul Asteğmen: “bakkala ineyim de biraz laflayalım’’ diye düşündü. Biraz sonra bakkala giden asteğmen içeri girince baktı ki Hayro Gelin sobanın kenarında hafiften uyukluyor. Bakkal:

 

-         Nine uyan senin âşık asteğmenin geldi sorup duruyordun işte karşında, dedi. Uykudan uyanan Hayro Gelin:

 

-         Ooo hoş gelmişsen sefalar getirmişsen komutan! Nasılsın? Şu şarkıyı bir daha söyle çok içten söylüyordun çok hoşuma gitti.

 

Tuğrul asteğmen şarkıyı mırıldanırken aniden şarkısını kesen Hayro Gelin dedi ki:

 

-         Bir Sarıkamış türküsü dinlemek ister misin? Buda benim Ziver’ime söylediğim türkü. Tuğrul asteğmen:

 

-         Memnuniyetle dinlerim. Bugünümü sana ayırdım nöbet te yok, çarşıya gitmek te yok. Haydi söyle. Bakkal amca, sen de bize bir çay demle hele bugün uzun olacak. Buyur Hayro Nine… Hayro nine bir öksürükten sonra türküsüne başladı:

 

“  Uçup gittim buralardan

    Canımın canı nerdesin?

    Gittiğin yer çok mu uzak

    Dönülmeyen yerde misin?”

 

“Yerde misin” i söylerken sesi boğuldu, gözleri buğulandı, ağlamıyordu adeta inliyordu:

 

-         Ahh  Ziverim ahh!! Nerelerdesin? Niçin bir haberin gelmez? Dönemedin gitti. Bu Hayro’yu deli edip kuzu gibi meletirsin. Nerdesin? Yemen’de mi, Fizan’da mı, Çanakkale’de mi, Halep’te mi yoksa Afyon Karahisar’da mısın? Dirinden vazgeçtim cesedin nerde? Ben hala sana verdiğim sözümde duruyorum. Seni bekliyorum ilk günkü gibi.

 

Artık hıçkırmaya başlamıştı. Tuğrul asteğmen şaşırdı:

 

-         Yaranı deştik nine affet bizi, diyerek boynuna sarıldı. Biri yaşlı biri genç iki kişi ağlamaya başladılar. Hayro Gelin:

 

-         Evlat sen bir gün olur yavukluna kavuşursun ama bu ninen belki kıyamete kadar görüşemez. Belki Rabbim izin verirse cennette kavuşuruz. Allah canımı almadı ki Ziverime kavuşayım daha görecek günlerim varmış.’’

 

Tuğrul Asteğmen:

 

-         Hayro Nine şu hikâyeni baştan anlat ta bende öğreneyim, bir askerlik hatırası kalsın bende. Belki askerlere de anlatırım.

 

Hayro Nine: “sabırla dinlermisin?”

 

Tuğrul Asteğmen: “dinlerim”

 

Hayro Nine: “Bakkal çayları çabuk demle bugün uzun olacak asteğmenime hayatımı anlatacağım. O da askerlerine anlatsın belki birkaç kişi acır da Hayro Ninesine dua eder…”

 

“Bak evlat ben bir Kürdüm. İzolu aşiretindenim. Dedemin sayesinde dini tahsilimi de yaptım. Erzurum’da medrese hayatım oldu. Çeşitli dersler aldım, hayat derslerini de öğrendim. Sarıkamışlı değilim Selimliyim. Selim’i bilir misin Sarıkamış’la Kars’ın arasında bir kaza. Yeni kaza oldu. Ermeni baskınında Trabzon’a göç etmişiz. Sonra’dan babam memleket hasretine dayanamadığından geri gelmiş Sarıkamış’a yerleşmiş. Babamsa meşhur İzolu’lu Kasap İsmail’dir. Hani Orta Camii var ya onun arkasında. Cuma namazına giderken beni dükkâna bekçi olarak bırakırdı. Ziver’in sesini ilk defa orada duymuştum. Cuma günlerini iple çeker Ziverim sela verip, yanık sesiyle ilahi söylerken onu dinlerdim. Görmeden kendisine âşık oldum. Fakat edebimden nereli, nasıl biri olduğunu sormadım ve öğrenemedim. İçimde ona karşı sanki bir sevgi ve saygı belirdi. Cuma günlerini dört gözle beklerdim… Bir gün babam anneme diyordu ki;

 

-         Bu Hayriye yetişti geldi Ziver gibi biri istese de mürüvvetini görsem. Bende yaşlanıyorum. Ağabeyleri benim gibi düşünmez. Belki Erzurum’a veyahut Kars’a verirlerde gözüm arkada kalır. Gurbete düşmesin, gurbetlik zor… Trabzon’da ne çektik. Ben şurdan Selim’i özlüyorum.

 

Babam Ziver i beğeniyordu. Ziver kimdir biliyor musun asteğmenim? Babası Azeri Türklerinden Şamil Bey’in oğlu Azer Bey’dir.  Annesi Karakeçili Yörüklerinden Kara Kasım’ın kızı Aybüke Hatun. Annesi ve Babası Kars işgalinde Ermeniler tarafından öldürülmüşler. Ziverim; Hem öksüz, hem yetim, hem de kimsesizdi. Annem dedi ki:

 

-         Akrabası yok ki söylesekte bizi arasa. Babam kafasını salladı:

 

-         Hatun kısmetse olur, hayırlısı olsun, dua edelim… dedi.

 

Aradan bir yıl geçtikten sonra dedemin ölüm yıldönümünde babam bir koç keserek mevlüt okuttu. Arkadaşlarıyla birlikte Ziver de gelmişti. Orta Camii’nin imamı Mithat Hoca beni görünce babama “kim bu genç kızımız” diye sordu. Babam da “bizim kerimemiz Hayriye” dedi. “Allah Allah ne çabuk büyümüş gelinlik kız olmuş da bizim haberimiz yok’’ dedi ve gitti. Meğer beni Ziver’e düşünüyormuş ama kimin kızı olduğumu bilmiyormuş. Bir muharrem ayında Mithat Hoca ve hanımı Ayşe ile gelerek babamdan beni Allah’ın emri Peygamber’in sünneti İmamı Azam’ın içtihadı ile Ziver’e istediler. Babam nazlanmadan kabul etti. Hâlbuki kız evi naz evi derler ama bizim nazlanacak zamanımız ve karşımızda kimse yoktu. Sade bir törenle nişanımızı yaptık. Ziver’in kimsesi olmadığı için erkek tarafı da Mithat hoca olmuştu. 6 ay sonra düğünümüz yapıldı. Eski Sarıkamış civarında şehitliğin tam karşısında bir ev tutup oraya yerleştik. Ziver daha 21 yaşındaydı haftada bir Erzurum’a gider usul, fıkıh dersleri okurdu. Gözü Erzurum’daki Ulu Camii’nin müezzinliğiydi.

 

Bir bahar vakti Cıbıl Tepe’nin karları hızla eridi. İznos tarafının karı kalkmış, kar suları Tiflis özünde birleşip sanki bir ırmak olmuştu. İçi alabalık ve sazandan geçilmiyordu. Özün her tarafı yeşermiş, çiçek kokusu birbirine karışmış insanın başını döndürüyordu. Hayro Gelin mutluluktan sık sık Allah’a dua ediyordu:

 

-         Allah’ım her genç kız gibi beni de mutlu et, beni Ziver imden ayırma!

 

Haziranın bir günü Ziver’ime askerlik şubesinden çağrı kâğıdı geldi. Askerlik zamanı gelmişti Ziver’imin. Kars Askerlik Şubesine gitmesini istiyorlardı. Birkaç hafta sonra Ziver’im hazırlıklarını yapıp bizlerle vedalaştı ve Kars Askerlik Şubesine gitti. Acemilik yeri Diyarbakır’a çıktı. Diyarbakır’da acemiliğini bitirdikten sonra Hicaz’a gönderdiler. Ziver, Hicaz’a gittikten 10 ay sonra bir mektup gönderdi. Biz kendini Hicaz’da bilirken oradan da Yemen’e isyan bastırmaya gönderilmiş. Yemen çok sıcak, Sarıkamış’ın tersi bir yermiş. Ziver diyordu ki: “Hayrom buralar çok sıcak geceler ise soğuk. Sarıkamış’ın değerini şimdi daha çok anladım. Burda Hurma ağacıyla kumdan başka bir nesne yok. Ara sıra çöl çekirgeleri bir kuş sürüsü gibi yanımızdan geçiyor. Bize selam veriyor. Onlarla sana selam gönderiyorum. Turnalar olsaydı kanatlarına biner gelir seni ziyaret ederdim. Aaaahh! Sarıkamış öyle mi? Kışı ayrı güzel, yazı ayrı güzel... Hele yazın Allahu Ekber Dağlarına bakmak insanın ruhunu dinlendirir. İnsanı gençleştirir, içi içine sığmaz. Hele bir de madımak toplar, onu sarımsaklı yoğurtla yersen keyfine keyif gelir.’’ diyordu. Aradan 2 yıl geçtikten sonra Fizan’dan da bir mektup geldi: “Cephede yaralandım 6 ay hastanede kaldım fakat şimdi iyiyim. Bölüğüme döndüm göreve devam ediyorum. Şimdi de Fransızlarla çarpışıyoruz. Osmanlının ayak izlerini buradan sildirmeyeceğiz. Gayret Hayrom ölmek var dönmek yok” diyordu. Bu son mektubuydu bir daha mektup alamadım. O günden beri hala beklerim Ziver’imi…

 

“Hala beklerim” derken Tuğrul Asteğmen’in gözleri doldu. Askerdeki bir hatırası gözlerinin önüne gelmişti. Şöyle ki: Tuzla piyade öğrenci alayında ranza arkadaşı Bingöllü Fikri bir Pazar tatili dönüşü çok sevinçliydi, sevdiği Gülay Hanımla nişanlanmıştı. Parmağına alyansını yerleştirdiğinden beri sevinçten uçuyordu. Tüm takım arkadaşlarına çikolata dağıtmıştı. Mutluluktan ne dediğini bilmiyordu. Tuğrul’a: “Gardaş darısı senin başına” diye takılmıştı. Tuğrul da: “yahu Fikri yanlış yaptın, keşke nişanlanmasaydın. Günümüz kızları pek asker yolu beklemez. Kurada nereyi çekeceğin belli değil uzak bir yeri çekersen sana da kızcağıza da yazık ve zor olur. Yanlış yapmışsın… Asker yolu beklemeyebilir, keşke terhisten sonra nişanlansaydın” demişti. Aradan 20 gün geçmişti ki bir pazar günü kuralar çekildi. Fikri Kars’ın Damal, Tuğrul da aynı ilin Sarıkamış ilçesine düşmüşlerdi. Fikri sevdiği kızdan ayrılacağı için çok üzgündü. Kuradan 10 gün sonra 2 günlük dağıtım izniyle tüm yedek subay adayları ihtiyaçlarını karşılamak için İstanbul’a dağılmışlardı. 2 gün sonra akşam olup birliğine geri dönen yedek subay adayları akşam etüdüne koşar adımla giderken Fikri’nin ayağı sürtündü. Sanki sınıfa girmek istemiyordu. Bunu fark eden Tuğrul:

 

-         Fikricim ne oldu çok üzgünsün nişanlını mı göremedin? Yoksa Bingöl’den bir kara haber mi aldın? Bu ne durum, diye sordu. Fikri de:

 

-          Sorma tertip yazım kış oldu, baharım yaz oldu, gündüzüm gece oldu… Sarhoşmuyum, ayıkmıyım bana bir bak, ben ne haldeyim? Nerdeyim? Gökdemiyim, yoksa yerin dibindemiyim? Beni bir ayıktır, dedi. Tuğrul:

 

-         Derdini söyle ki derman olayım. Fikri:

 

-         Sorma tertip Gülay’dan ayrıldım. Ben 16 ay asker yolu bekleyemem, başka birini buldum o askerliğini yapmış onunla birlikteyim. Seninle birlikteliğim son buldu haydi sana iyi teskereler diye yanımdan ayrıldı. Ben bunun bir şaka olduğunu veyahut kâbus gördüğümü sandım. Ertesi gün Zeytinburnu’nda gezerken yeni birlikte olduğu kişinin kolunda görmeyeyim mi?  Ne dediğimi, ne yaptığımı tam hatırlamıyorum. Sadece ayağımın altında ikisi de upuzun yatıyordu. Ben bunlara ne yapmıştım farkında değilim. Taksi tutup Tuzla piyade okulunun yolunu tuttum. Gülay yedek subay numaramı biliyordu. Okul komutanlığına beni şikâyet edebilirler…  Şimdi ben ne yapayım?  Tuğrul da:

 

-         Okul komutanı Şadi Paşa “Çocuklar bir derdiniz olursa bana koşun. Gönül meseleniz olsa da bana gelin sizler babalarınızın ve annelerinizin bana bir emanetisiniz” demiyor muydu? Koş onlar şikâyet etmeden önce sen konuş. Derdine bir çare bulur’’ dedi.

 

Bingöllü Fikri ağır adımlarla okul komutanın karargâhına gitti emir subayından randevu talep edip görüşeceğini bildirdi. Şadi paşa “gelsin” dedi.

 

İçeri girdiğinde Şadi paşa gülerek biriyle telefonda konuşuyordu: “Tabii kızım burası dağ başı değil, incelerim gereğini yaparım… Sen müsterih ol ağlama” diyordu. Bir yandan da Fikri’ye “şöyle otur evladım” dedi. Telefon konuşması bittikten sonra Fikri ayağa kalkıp bir kısa künye çekip geliş nedenini okul komutanına bildirdi. Yılların kurt subayı durumu hemen kavradı:

 

-         Otur yavrum her derdin bir dermanı her yolun bir sonu vardır. Ben sizin hem komutanınız hem de babanızım. Heyecanlanmadan, ağlamadan bir daha anlat.

 

Fikri okul yıllarını, Bingöl’de zorlu hayat şartlarını, İstanbul’a gelişini, hem okuyarak, hem çalışarak nasıl üniversiteyi bitirdiğini, aynı zamanda hasta olan annesine ve babasına baktığını, şimdide seve seve vatan borcunu eda etmeye, Al bayrağı ne pahasına olursa olsun canından aziz bilip koruyacağına and içip geldiğini büyük bir iştahla anlattı. Sesi titremiyor adeta gürlüyordu. Ağzından bir değil bin bayrak çıkıyordu. Şadi Paşa:

 

-         Telefonda konuştuğum senin nişanlındı, keşke olay olmadan önce bana gelseydin. Belki aranızı bulurdum. Fikri:

 

-         Aramız kalmadı komutanım! Beni 15 gün içerisinde aldatan, Damal’a gittikten sonra 15 ay içerisinde 15 kere aldatır. Değmezmiş komutanım… Gençlik duyguları içerisinde bir hata yaptım. Takdir sizindir her türlü cezaya razıyım! dedi.

 

Bu yiğit Bingöllünün asil duruşundan etkilenen Şadi Komutan yerinden kalkarak bir baba şefkati ile elini Fikri’nin omzuna koyarak:

 

-                     Bak evladım, ben Giresunluyum. Dedem evlendikten 3 ay sonra askere alınmış İstiklal harbine katılmış. Afyon – Kütahya bölgesinde 11 sene hiç eve gelmeden cepheden cepheye koşmuş. Babası ve annesi yaşlı olduğundan çalışamıyorlarmış. Ninem hem dedemin yolunu beklemiş hem de Giresun’un köylerinde fındık toplayarak ailesine bakmış. Onlar eli değil, ayağı öpülecek insanlardı. Onlar kalben ve ruhen kocasına nikâh’lıydı. Bunlarda ise tensel birliktelik var. Sen olmazsan bir başkası, oda olmazsa bir başkası, günlerini gün ediyorlar. Hadi sen sınıfına geç okul komutanın gereğini yapar, dedi. Fikri bir sevinçle sınıfına geçti. Olanları devresi Tuğrul’a anlattı.

Tuğrul Asteğmen sobanın kenarında otururken bir Hayro Gelinin yıllardır Ziverini beklemesini, bir de Gülay’ın 15 gün sabırsızlığını düşündü. Dalmıştı… Birden Hayro Gelinin yanık sesiyle irkildi. Hayro Gelin türküsüne devam ediyordu:

-         Şimdi hangi yaban elde

Belki dağda esen yelde

Allah aşkına dön gel de

Şu Hayro’ya bayram olsun…

 

Diyerek adeta inliyordu… Tuğrul asteğmen:

 

-         Nine Fizan’dan sonra hiç haber almadın mı?

 

-         Oğlum biri dedi ki: Çanakkale’de aslanlar gibi çarpışıyordu. Bir elinde Kur’an bir elinde mavzer bir değil bin Ziver olmuş düşmanın üzerine saldırıyordu. Hiç mi yorulmaz bu adam, bir de bakardık ki sabah ezanını Ziver okuyor. Biz istirahata çekilirken o ölmüş şehitlerin ruhu için Yasinler Fatihalar okuyordu. Sonra bir de duydum ki Filistin’deymiş. İngilizlere karşı savaşıyormuş. Başka biri: teyze ben onu Şam’da Siddi Zeynep ( Hz. Ali nin kızı )Camii’nde hatim indirirken gördüm diyordu. Karakurtlu Hallo da onu İstanbul’da Eyüp Sultan’da dua ederken gördüm diyordu. Ey Ziver sen balkanlarda Malkoçoğlu musun, Malatya da Battal Gazi misin, Harran’da Cemil Bey misin yoksa Kafkaslar’da Şeyh Şamil misin? Ben anlamadım bu yerleri nasıl geziyor, Nasıl bu kadar meşhur bir gazi oluyorsun. O kadar çok geziyorsun amma Sarıkamış a neden uğramıyorsun? Birden gözünden yaşlar geldi türkünün şu kıtasını adeta ağlayarak okumaya başladı:

 

-         Gel yağmur ol gel

Gel rüzgâr ol gel

Bulutlar yoldaşın olsun

Allah’ım seni korusun

Yolun açık aydın olsun

Turnalara tutunda gel…

 

Adeta inleyerek söylüyordu. Kolay değil 65 – 70 yıl asker yolu beklemek. Şimdikiler 15 gün beklemiyor. Allah’ım bize ne oldu? Ne idik ne olduk? Nerelerdeydik, nerelere geldik… Bize akıl ver, bize sabır ver, diyerek Tuğrul asteğmen Hayro Gelinin yanından ayrıldı. Keşke bu hikâyeyi dinlemeseydim. Televizyondaki paparazzilere takılıp günümü gün etseydim yarın ne ki? Neydi, ne olacaktı? Neredeydi, nereye gidecekti? Aaahhhh bir boş ver, bir banane diyebilseydi… Diyemedi… İçinden gel artık Ziver Baba bu Hayro’nu yalnızlıktan kurtar dedi. Bilirsin ki yalnızlık Allah’a mahsus. Biz yaratılan yalnız kalamayız. Her Âdem’in bir Havva’sı var, bu Havva’nın Âdem’i de bu kadar bekletmeseydi. Bu dünya da beklediler inşallah cennette beklemezler diye içinden geçirdi.

 

         Ertesi gün Tuğrul asteğmen yatağında uzanmış düşünüyordu: “bir ara gidip çiçek alacağım. Hayro Nine’ye verip beni manen evlatlığına alır mısın diyeceğim. Biliyorum ki çocuğu olmamış. Koca yolu beklerken keşke bir evladı olsaydı hiç değilse ona tutunmaya çalışırdı. Ne yazık ki olmamış. Allah’ın takdiri bu, belki böylesi daha hayırlıdır.

 

         Birkaç gün sonra adliyenin karşısında bir çiçekçi gördü. İçeri girip gördüğü sarıçiçeklerden satıcısına bir demet yaptırıp sardırdı. Büyük bir heyecanla Hayro Gelinin evine gidip kapısını çaldı. İçerden cılız bir ses geldi: “bu saatte beni arayan kim ola ki? Acaba Ziver mi geldi?” diyerek kapıyı açtı. Ooo komutan sen hoş gelmişsen sefalar getirmişsen şöyle buyur diyerek yün döşeği gösterdi. Tuğrul Asteğmen ambalajı açıp sarıçiçekleri Hayro Geline uzattı: “Müsaade edersen senin manevi çocuğun olmaya talibim”… Konuşmayı duymayan Hayro Gelin dalgın dalgın çiçeği kokluyordu:

 

-         Bu çiçeği bilerek mi aldın yoksa bilmeyerek mi?

 

-         Nine adliyenin karşısındaki çiçekçide bundan başka çiçek yoktu, bunu mecburen aldım. Niye kötü bir şey mi yaptım? Hayro Gelin:

 

-         Yoo ince düşüncen için sağ ol ama bu çiçeğin Sarıkamış’ta ki adı ÖKSÜZ OĞLAN çiçeği. Öksüz oğlan denmesinin sebebi bundan başka kar altında hiçbir bitkinin yeşermemesi, yalnız bunun yeşermesi. Kar erirken her taraf canlanır bu ise ölür. Kardeşlerinin ve anasının, babasının olmadığı düşünülerek bu çiçeğe öksüz oğlan çiçeği denmiş. Benim Ziverim de öksüz oğlandı. Hiç kimsesi yoktu. Bu vatana kınalı kuzu oldu. Acaba o kuzumu nerede kestiler? Yemen’de mi, Fizan’da mı, Galiçya’da mı, Çanakkale’de mi, yoksa Filistin’de mi? Bilmiyorum… Bu çiçeğe ben bakamam her bakışımda kınalı aslanım gelir gözümün önüne. Günlerce ağlarım, uyuyamam… Gözümde bir damla yaş kalmadı ki ne aksın. Ahh!! Asteğmen bilseydin kokusu da Ziverimin kokusuna benziyor ne olur giderken çiçeğini de al git. Bir çay içer misin yoksa Ziver’imin çok sevdiği türküden bir parça okuyayım mı? Zamanın var mı? Sabrın yeter mi? Tuğrul Asteğmen:

 

-         Çayı her yerde içerim fakat Ziver’in türküsünü dinleyemem. Oku da dinleyeyim. Hayro gelin yanık sesi ile:

 

-         Küçükten de görmedim ana kucağı

Koçyiğitler vatanı da damlar ocağı

Bir Ziver ölmeyle batar mı ocağı

Hayrom; goncayken yandım ağlarım…

Ağlayarak olduğu yere yığıldı.

 

-         Bak Ziverim sen gelmedim ama öksüz oğlanla kokun geldi. Bu sevgi bana yetmiş yıl daha gider. Ne olur kokunun yerine bir mendilin gelseydi onunla avunur onunla yatardım. Geceler uzun oluyor uyuyamıyorum, sensiz geçmiyor zaman, sensiz zamanı neyleyim diye olduğu yerde oturdu.

 

Az sonra Hayro Gelin bir Sarıkamış türküsü olan KARA TREN den mırıldanmaya başladı:

 

-         Gözüm yolda, gönlüm darda

Ya kendin gel ya da, haber yolla

 

Fakat türkünün devamını getiremedi. Kalktı bir bardak su içti. Elini asteğmenin omzuna koyarak gözünü havaya dikti Allah’a yalvarıyordu. Bir inilti halinde Türküsünü tamamladı:

 

-         Yara bende, derman sende

Ya kendin gel ya da bana gel de!

 

-         Gel de; ama nereye dersen de. Yeter ki gel de. Hasretliğin yedi bitirdi beni. Derken kalbi sıkışmaya başladı. “Asteğmenim birkaç günden beri kalp ağrısı çekiyorum. Bildiğin bir doktor var mı? Beni muayene ettirsen olmaz mı?”

 

Diyerek yere oturdu. Benzi sap sarı kesilmişti. İyice dertlenen Tuğrul Asteğmen biraz sonra izin isteyerek evinden ayrıldı. Hayro Gelin çiçeği paket ederek geri vermişti. Sokağa çıktı Sarıkamış sokakları sanki buz kesilmişti. Her taraf ıssız, sakin, karanlık bir şekilde koca şehri kaplamıştı. Soğukluk eksi kaç dereceydi bilmiyordu. Ama onun içi yanıyordu. Düşünmeden yürümeye başladı. Adımları onu nereye götürüyor bilmiyordu.

 

              Birden bir parola sesi ile irkildi. Alayına gitmişti. Kapıdaki nöbetçi parolayı soruyordu. Unutmuştu, kekeledi ama bir türlü hatırlayamadı. Sivil olduğu için iki inzibat kollarından tutarak nöbetçi subayın karşısına çıkardılar. Nöbetçi subayı Allah’tan Aksaraylı Ressam Ahmet’ti: Ne o toprağım içmeden mi sarhoş oldun? Sen alkol almazsın, hatta alkolden nefret edersin. Ne oldu sana? Bu ne hal” diye sordu. Asteğmen Tuğrul sobanın kenarına otururken “ressam bir çay söyle de içeyim” dedi. Ressam Ahmet çayı söyledi. iki hemşeri konuşmaya başladılar. Tuğrul Asteğmen Hayro Gelinin yanından geldiğini ve çiçeği kabul ettiremediğini söyledi. Ressam olayı birde ben duyayım bana da anlat dedi. Tuğrul da bütün olayları heyecanlı bir şekilde anlattı. Ressam Ahmet dedi ki: “Anadolu’da her köyde buna benzer hikayeler bulursun. Fakat hepsinin de yolunu beklediği kişiden yanında sevdiğinin bir eseri vardır. O esere bakarak: VATAN BORCU NAMUS BORCUDUR BEKLERİM. BEKLERKEN EMANETİNİ DE BAĞRIMDA SAKLARIM der. Bunun bir emaneti de yok. Allah Allah  helal olsun öyle insanlar kaldımı ki” der. Biraz sonra Tuğrul Asteğmen parolayı öğrenerek alaydan ayrıldı. Akşam oluyordu. Çokta acıkmıştı eve gidip yemek yapmak zor geliyordu. Bugün de Ordu evinde yemek yiyeyim diyerek ordu evinin yolunu tuttu. Tertibi Bayram Balbay bir masada sarışın bir bayanla oturuyordu. Selam verip yan masaya geçti. Yemeğini iştahsız iştahsız kaşıklıyordu. Keyifsizdi. Durum yan masadaki arkadaşının dikkatini çekti:

 

-         Ne o tertip Karadeniz’de gemilerin mi battı? Niye böyle düşünüyorsun? Adana’dan yengemizden kötü bir haber mi aldın? Tuğrul asteğmen:

 

-         Yok tertip, Hayro Gelin’e üzüldüm. Bugün kalbi tekledi. Beni bir doktora götür dedi. Bu günlerde nöbetim çok ne yapacağımı düşünüyordum. Bayram Asteğmen:

 

-         İlahi tertip iyileşecek hastanın doktor ayağına gelirmiş. Hele bizim masaya gel. Gel de seni yengenle tanıştırayım.

 

Masasından kalkarak Bayram Asteğmen’in masasına oturdu.

 

-         Tertip bu bizim içişleri bakanı aynı zamanda da doktor hemde ne doktoru biliyormusun kardiyolog ( kalp doktoru ) adı Gönül Hanım. Sahasında uzman. Kendisi Antepli. Gönül hanım,  bu da hemşerim Aksaraylı Tuğrul Asteğmen. Ben Ereğli Yörüğü bu kardeşim de Aksaray Yörüğü. Evde oturuyor. Bize göre biraz daha hür. Bizim gibi Sartur Otelinde kalmıyor. Bunun bir Hayro Ninesi var onunla dertleşir. Onun için bizlerden ayrı yaşar. Arasıra ordu evinde görüşürüz. İyi bir arkadaş…

 

Doktor Gönül Hanım büyük bir âlicenaplıkla:

 

-         Tuğrul kardeşim senin Hayro Gelini bana Bayram da anlatmıştı. Şu tatil günlerinde bir insana faideli olabilirsem kendimi mutlu arz ederim. Hem bende kendisini merak ediyorum, dedi.

 

Sanki Tuğrul Asteğmen’in karşısında bir doktor değil yaralı gönüllerin dermanı bir kardeş vardı. Doktor Hanımın bu içten “birde ben bakayım” demesi kendisine verilecek en büyük hediyeydi. Tuğrul asteğmen: 

 

-         Gönül Hanım nereye getireyim? Sartur’da mı muayene edersiniz? Kendisi yürüyemiyor, yoksa evinde mi muayene edersin? Diye sordu.  Dr. Gönül Hanım:

 

-         Yerinden kaldırmayın. İsterseniz yemeğimiz bitti şimdi beraber evine gidelim, dedi. Tuğrul asteğmen hemen bir taksi çağırıp Hayro Nine’nin evine gittiler. Tuğrul asteğmen Hayro ninenin kapısını çalarken bağırıyordu:

 

-         Kapıyı aç nine her derdin bir dermanı vardır. Senin dermanın da senin ayağına geldi. Doktor Hanım sanki Gaziantep’ten senin için geldi. Hayro Gelin:

 

-         Geliyorum âşık asteğmenim. Doktor Hanım Gaziler diyarından Ziverimin kokusunu mu getirdi? Yoksa Şahinler ve Şehitkâmil’den öksüzümün kahramanlık destanını mı getirdi? Doktor niçin geldi?

 

Geldi derken yavaşça kapıyı açtı.

 

-         Ooo!!! Misafirin de varmış… Sen de hoş gelmişsen asteğmenim hanı doktor diyordun? O biraz sonra mı gelecek?

 

-         Yoo Hayro Nine. Bu sarışın bayan asteğmenimin eşi, seni muayene etmeye geldi. Derdine derman olacak. Hayro gelin:

 

-         Pekte gençmişsin Doktor Hanım. Sefalar getirmişsen, şöyle buyurun!

 

Diyerek yün döşeği gösterdi. İki asteğmen döşeğin üstüne otururken Dr. Gönül Hanım Hayro Gelin’in koluna girerek Hayro Nine’ye kendisini yatak odasında muayene edeceğini söyledi ve Hayro Nine’den yatak odasını göstermesini istedi. Hayro Gelin Doktor Hanım’ı yan odaya götürdü. 15- 20 dakika sonra Gönül Hanım bir sıkıntıyla odadan çıktı:

 

-         Tuğrul Asteğmenim teşhisini koydum. Fakat tedavisi imkânsız çünkü bu tedavinin ilacı yok. Hastalığı kalp kırıklığı… Tedavisi ancak sevdiği Ziveri. Anlattığına göre öldü mü, kaldı mı belli değil. Onunla sadece doktor olarak değil, insan olarak ta çok ilgilendim. Ama dediğim gibi, maalesef hastalığının tedavisi yok. Bu hususta tecrübeliyim. Antep harbinden dolayı Hayro Nine gibi eşini Fransız işgalinde kaybetmiş nice insanlar var. Var, var ama Hayro Nine gibi eşine bağlısını hiç görmedim. Sanki bir değil ağzından bin Ziver çıkıyor. İşimiz ve işiniz çok zor. Allah yardımcımız olsun.

 

Bu sıra yan odadan çıkan Hayro Gelin elbiselerinin düğmesini iliklerken Doktor Gönül Hanım’a sordu:

 

-         Kızım hastalığımı bildin mi? Dr. Gönül Hanım:

 

-         Bildim Hayro Nine. Halk dilinde adı “incesızı”.  Yani bir çeşit gönül hastalığı. Buna tutulanın maalesef tedavisi yok. Tek tedavisi sevdiği kişiye kavuşmak. Ne zaman Ziver’ine kavuşursan o zaman iyileşirsin. Hayro gelin:

 

-         Desene bizim iyileşmemiz kıyamete kaldı. Gördün mü Ziver ilacım senmişin,

 

Dedi ve ağlamaya başladı. İki asteğmenle Doktor Hanım Hayro Gelin’i teselli ettikten sonra bir üzüntü içerisinde evden çıktılar. Tuğrul asteğmen evinin, Bayram Asteğmen ve eşi Sartur Otelinin yolunu tuttular.

 

Aradan 2 ay geçmiş, karlar erimiş, Sarıkamış’ın yeşil yüzü meydana çıkmıştı. Kolordu çeşmesinin yanı sanki çiçek bahçesiydi. Adeta renk cümbüşü vardı. Tüm kokular kokteyl olmuş hangi kokuyu arz edersen burnuna o geliyordu. Kardan sonra bahar ne güzeldi! Hele çayırlarda kuzuların zıplaması yok mu, bahar coşkusunun gönlüne nakşediyordu. Kurt ve çakal ulumaları bitmiş onun yerine keklik, bıldırcın, üveyik sesleri her tarafı çileterek neşeye boğuyorlardı. Hele kuş büyüklüğündeki kelebekler daldan dala konarak baharı müjdeliyordu. Bölük komutanı Yüzbaşı İzzet:

 

-         Bölüğü hazırla asteğmenim. Yarın Küçük Süphan’ın altına ağır silah atışlarına gideceğiz, dedi.

 

Günlerce bunun için çalışan Tuğrul Asteğmen eve geç gidip erken geliyordu. O akşam Tuğrul Asteğmen nizam karakolunda nöbet tutarken hemşerisi ressam Ahmet bir paket getirip Tuğrul Asteğmen’e verdi. “Bu paketi Hayro Teyze’ye verirsin” dedi. Paketi sakın açmaması ve kimseye de açtırmaması ve yalnızca Hayro Gelin’in açması için sıkı sıkı tembih etti. Nöbet sonrası Tuğrul Asteğmen paketi alarak evinin yolunu tuttu. Eve varınca paketi yandaki bakkala bıraktı. Gece dönmüştü ve yorgundu. Bakkala dedi ki:

 

-         Paketi Hayro Gelin’e ver. Ben sabah erkenden tatbikata gideceğim. 15 gün yokum. Gelince görüşürüz. Paketin içinde ne olduğunu inan bende merak ediyorum ama bilmiyorum.

 

15 gün sonra Süphan’daki ağır silah atışları bitmiş, askerler kışlasına çekilmişti. Bölük komutanı Tuğrul Asteğmen’e 2 günlük izin verdi. “Çarşamba günü tekmilde görüşürüz” demişti. Ağır ağır evinin yolunu tutan Tuğrul Asteğmen bugün çok sıkıntılıydı. Adeta kalbi sıkışıyordu. Yorgunluktan herhalde diye içinden geçirdi. “Eve bi varsam da iyi bir yatsam bol bol dinlensem” diye düşünüyordu. Bakkalın oraya ulaştığında ilçe müftüsü ile Orta Camii müezzininin Hayro Gelin’in evinin bulunduğu sokaktan çıktıklarını gördü. Allah Allah mahallede birimi öldü ki? Bu saatte hocalar burada pek gelmezlerde. Ölen kim acaba? Ağıt sesleri de gelmiyor ki kim olduğunu anlayayım. Yavaş yavaş o sokağa döndü, giren çıkanlar Hayro Gelin’in evinden çıkıyorlardı. Acaba asırlık çınar mı devrilmişti? Birkaç adım daha attı ki Hayro Gelin’in sevenlerinin orada olduğunu gördü. Anlamıştı ki Hayro Gelin Ziver’ine kavuşmuştu. İçeri girdi. Çok az insan vardı. Hayro Gelin’in yeğenleri ağlıyordu. Kürtçe ağıt yaktıkları için pek anlayamadı. Sadece Ziver kelimesini anlıyordu. Bir köşede bakkalı gördü  “başın sağ olsun” dedi. Bakkal da “hepimizin başı sağ olsun. Allah cennette hepimizi kavuştursun” dedi. Gözünün bir ucuyla da bacağı kırık masadaki tabloya baktı. Tuğrul Asteğmen tabloyu tam göremiyordu. Ayağa kalkarak masaya doğru yürüdü. Bakkal: “resme iyi bak senin hemşerin ressamdan Hayro Gelin’e gelen bir hatıra. Fakat bu resim gelini can evinden vurmuş”. Tuğrul Asteğmen resme baktı ki Ziver kolunu açmış, sağ elinde Kur’an sol elinde mavzer arkada da gözü yaşlı Hayro ile sisli Sarıkamış’ın çam ormanları. Çok güzel olmuş diye içinden geçirdi. Bilemezdi ki bu tablo Hayro Gelin’i can evinden vuracak, son defa Sarıkamış’a ve tabloya bakışı olacaktı. Bakkalın anlattığına göre bu son bakışıymış. Paketi açınca bütün kuvvetiyle: “ZİVERİMMM SEN ÖLMEDİN BAK KUR’AN’INLA, SİLAHINLA, HAYRO’NLA, SARIKAMIŞ’INLA GÖNÜLLERDE YAŞIYORSUN”, diye haykırırken boğazından bir hırıltı gelmiş.  Yılların eskitemediği Hayro Gelin küçük bir tablo karşısında karın eridiği gibi birden erimiş.  Adeta kalbinden vurularak Sarıkamış’ın sarıçamı gibi olduğu yere serilmiş. Son kelamı ise dudaklarının arasında belli belirsiz “LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDEN RESULULLAH’’ olmuş. “Bekleme artık beni Ziver’im geliyorum. Allah bizi öbür âlemde birleştirsin” diyerek ruhunu teslim etmiş.

 

Tuğrul asteğmen üzüntüyle bekâr evine dönerken yolda dua ediyordu:

 

-         YA RABBİM BU DÜNYA’DA HAYROLARIN ADEDİNİ FAZLALAŞTIR. TENSEL BİRLİKTELİKLERDEN BİZLERİ KORU. AİLE NİZAMIMIZI BOZMA. BU NECİP MİLLETE NİKÂH SEVGİSİNİ AŞILA. ZİVERLER, HAYROLAR, ALPARSLANLAR, NİNE HATUNLA, ALPERENLER, KARA FATMALAR, FATİHLER, BALA HATUNLAR, SÜLEYMANLAR, MALHATUNLAR, GENÇ OSMANLAR, GÜLBAHAR HATUNLAR, ABDULHAMİTHANLAR, VALİDE SULTANLAR NASİP EYLE.

 

DUDAĞINDA KUR’AN GÖNLÜNDE İMAN. KALBİNDE VE RUHUNDA ALLAH VE MUHAMMED SEVGİSİNİ EKSİK EYLEME…

 

ALLAH SANA RAHMET EYLESİN EYY ŞANLI SARIKAMIŞIN ŞANLI HAYROSU! ŞANLI AZERİ GELİNİ! ŞANLI KÜRT KIZI! SEN BİZE EŞ MUHABBETİNİ AŞILADIN. TÜM SARIKAMIŞ, TÜM SELİM, TÜM KARAKURT, TÜM KARS SANA HAYRAN KALDI. KARS’DA YATAN HASAN-I HARGANİ (HZ) KOMŞUN OLSUN. KARS KALESİNDEN TÜM TÜRK DEVLETLERİNE SELAM OLSUN. ERMENİ MEZALİMİNDE VATANINI AİLESİNİ KAYBEDENLERE BİNLERCE FATİHALAR OLSUN. TİFLİS ÖZÜNÜN SULARIYLA GÖZYAŞIMIZ BİRLEŞSİN TATLI BİR PINAR OLSUN. SARI KURT ÇEŞMESİNDEKİ SULARIN EKSİK OLMASIN. ŞEHİTLİKTEKİ YATAN YETMİŞBİN MEHMETÇİK KOMŞUN OLSUN. ALLAHU EKBER DAĞLARINDA AYAĞINDA ÇARIKLA RUSLARA KARŞI EKSİ YİRMİ DERECEDE GÖĞSÜNÜ SİPER EDEN MEHMETÇİKLERE, ZİVERLERE, ESE ÇAVUŞLARA SELAM OLSUN.

 

SİZERİ UNUTMADIK, UNUTTURMAYACAĞIZ. GELİN EYY FATİHALAR YASİNLER… ŞEHİTLERİMİZİN RUHLARIYLA BİRLEŞİN. BU CENNET VATANI BİZE EMANET EDEN SARIKAMIŞ’TA ŞEHİTLİKTE YATAN ALİLER, VELİLER TÜM GARİBANLAR SİZE SELAM OLSUN… BİZLERDEN ŞEFAATİNİZİ EKSİK ETMEYİN… EYY BU TOPRAKLARI EJDAT KANI İLE SULAYAN ESKİ VE YENİ SARIKAMIŞLILAR ATALARINI UNUTMA… HÜR BİR ŞEKİLDE ALLAHU EKBER DAĞLARININ ALTINDAN EJDADINA HATİMLER İNDİR… SENDEN YALNIZ BU BEKLENİR, BEKLİYORLARDA... TÜM DUA BEKLEYEN KİMSESİZ ŞEHİTLER, TÜM DUALARIMIZ SİZLERLE… İNŞALLAH CENNETTE BULUŞURUZ... EKSİ YİRMİ DERECEDE SOĞUKTA YARIM METRE KARDA PARMAKLARI ADETA SÜNGÜYE YAPIŞAN TÜM DEVRE ARKADAŞLARIM SİZLERE DE SELAM OLSUN… CIBIL TEPEDEN SARIKAMIŞA BAKARKEN BİNBİR RENK ARASINDA KALAN HAYATI BOYUNCA O ÇİÇEKLERİN KOKUSUNU ALMAMIŞ VE ALMAYACAK OLANLAR, SARIKAMIŞ’IN DESTAN YAZILAN BİR SERHAT ŞEHRİ OLDUĞUNU BİLMEYENLER BU HATIRA DESTANINI BEYNİNİZE NAKŞEDİN… EYY KAFKAS CEPHESİNDE CANLARI UĞRUNA RUSLARI ERZURUM’A GEÇİRMEYEN ŞEHİTLER VE GAZİLER… SİZLER GÖNLÜMÜZÜN ALBAYRAĞISINIZ VE KIYAMETE KADAR YAŞAYACAKSINIZ… NE MUTLU BEN SARIKAMIŞIN SUYUNU İÇTİM, HAVASINI KOKLADIM DİYENLERE… O KOKUDA YAVUZ SULTAN SELİM’İN ALIN TERİ VAR… GÖZÜNÜZ VE GÖNLÜNÜZ AÇIK OLSUN. EY HAYRO GELİN! 28.PİYADE ALAYININ ASTEĞMENİ BİR YÖRÜK OĞLU TUĞRUL OLARAK HAYATINI DESTANLAŞTIRACAĞIM. SEN BEDENEN ÖLDÜN AMMA RUHUN TÜM SARIKAMIŞ’TA YAŞAYACAK. NE MUTLU ZİVERLERE NE MUTLU HAYROLARA.  BENDEN SONRA GELECEK NESLİME SENİN HAYATINI AKTARACAĞIM.

 

MEKÂNIN CENNET, KAVUŞTUĞUN ALLAH RESULU VE ZİVERİN OLSUN EYY HAYRO BACI…

—âmin)        

 

 

                                                                                        24.12.09

                                                                                  Kadir ÖZENEN

                                                                                    GAZİANTEP

Yorumlar yorum : 12 Ekleyen Ekleyen: Tekin ÖZCAN - 13.04.2010 05:28:59

Yorumlar :
Melih Karataşlı - Gaziantep 18.04.2010 15:25:42
Uzun bir hikaye gibi görünmesi okumak isteyenlerin gözünü korkutmasın. Gerçekten okunması gereken, bizlere malesef kaybettiğimiz bazı manevi değerlerimizi hatırlatan güzel bir hikaye. Elinize yüreğinize sağlık Kadir Amca.

Mustafa Tuğrul ÖZENEN 22.04.2010 09:25:38
Babacığım herzamanki gibi bu yazında çooook güzel olmuş.Anadolu kadının anlatan çok güzel hikaye gönlüne ve ellerine sağlık

Oğuz beyden 23.04.2010 04:43:03
Devletli oğul olsa ocağını korur.Oğul da neylesin baba ölüp mal kalmasa.Baba malında ne fayda başta devlet olmassa devletin şerrinden Alllah saklasın Allah Allah demeyince işler düzelmez Tanrı vermeyince er zenginleşmez ezelden yazılmassa kul başına kaza.

Devamı 23.04.2010 04:46:45
Gelmez ecel vakti gelmeyince kimse ölmez ölen adam dirilmez çıkan can geri gelmez bir yiğidin kara dağ kadar malı olsa yığar toplar tlep eyler nasibinden fazlasını yiyemez gürleyip sular taşsa deniz dolmaz kibirlilik eyleyeni Allah affetmez

Devamının devamı 23.04.2010 04:50:03
Gönlünü yüce tutan erde devlet olmaz el oğlunu beslemekle oğul olmaz büyüyünce bırakır gider külden tepeik olmaz güveyi oğul olmaz kara eşek başına gem vursan katır olmaz hizmetçiye elbise giydirsen hanım olmaz lapa lapa karlar yğsa yaza kalmaz

özden 26.04.2010 05:54:58
türk aile yapısınıne güzrlanlatmışsın eline sağlık...

burhanettin 10.05.2010 06:34:18
NİCELERİ GELDİLER NELER İSTEDİLER NELER :SONRA BIRAKIP GİTTİLER DÜNYAYI :SEN HİÇ GİTMİYECEK GİBİSİN DEGİLMİ O GİDENLERDE SENIN GİBİYDİLER .

m.turanakar mersin 14.05.2010 08:57:43
hayro gelin türk örfadetlerini yerine getiren yurdun insanı unutulangeleneklerimizi gençlere bir nebzeolsun benimsettirirsek ne mutlu güzel yazı

nesrin 13.07.2010 12:29:50
hikayendeki gibi insanlar kaldımıki. yinede güzel öykü...

nuri torak ortaköy 05.08.2010 03:48:39
abi ben ortaköden nuri toprak senin hayro gelini okudum. hep sarıkamışın karları hatırıma geldi . destansı öykün hoşuma gitti çok begendim. essa gibi yazmışsın selamlar.

nurşen--ereğlki- konya 10.08.2010 09:55:49
hikaye ile sarıkamış türküsünü iyi bağdaştırmışsın. öykün güzel. site sakinlerine selamlar.

kadir özenen 07.09.2010 11:08:33
ranazan bayramı hepimize hayırlara vesile olsun. herkezin bayramı kutlu olsun....


Yorum Ekle : (Yorumlarınız onaylandığı zaman yayınlanacaktır.)
İsminiz
Mesajınız